Home Gundem ‘Tahtacılar’ hep yanlış tanındı

‘Tahtacılar’ hep yanlış tanındı

377
0
blank

Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı’na bağlı Antalya Kent Müzesi’nin her ay düzenlediği Kent Müze Tarih Söyleşileri kapsamında Dr. Attila Erden,‘Tahtacılar’konulu bir konferans verdi. Dr. Erden, 1970-95 yılları arası 25 yıl boyunca Tahtacılar üzerine yaptığı araştırmaları AKM Perge Salonu’nda izleyicilerle paylaştı.

Tahtacıların hep yanlış tanındığını ifade eden Erden, “Bu konuyla ilgili tarih bilgileri, akademik araştırmalar hatta sözlükler bile yalan yanlış bilgilerle dolu” dedi.

ANADOLU’YA 1071’DEN ÖNCE GELDİLER

Tahtacıların Orta Asya kökenli Oğuz boylarından geldiğinin kesinleştiğini belirten Dr. Attila Erden şöyle konuştu: “Anadolu’ya 1071’den çok daha önce gelip yerleştiler. Öz Türkçe konuşurlar. Gelenekleri, ibadetleri Orta Asya Türkmenleriyle büyük benzerlik taşır. Yerleşik kültüre geçmeden önceki ev yapıları, bugün Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan’da görülen çadır evlerle aynıdır. Yarım saatte kurulup sökülebilir ve bir katıra yüklenebilir. Güneş veya rüzgarın yönüne göre 360 derece dönebilen bu evlerde -40 derece soğukta bile oturulabilir. Birbirine geçmeli tahtalardan oluşan evler kubbelidir. Üzerine çıkılsa bile yıkılmaz. Hatta Roma uygarlığının mimaride kubbe sistemini buradan aldıkları söylenir.”

TARİH BOYUNCA BASKI GÖRDÜLER

Tahtacıların Anadolu’da yoğun olarak Adana Kozan ve Mersin Durhasan başta olmak üzere tüm Toroslar, Ege Bölgesi, Marmara’da Edremit Körfezi ile Kaz Dağları ve Trakya’da yaşadıklarını anlatan Dr. Attila Erden, “Dağlık yörelere yerleştiler çünkü tarih boyunca baskı gördüler. Cemlerini gizli yapmak zorundaydılar. Osmanlı’da zorunlu iskana tabi tutuldular. Yaşamları doğayla bütünleşik olan, özgürlüklerine düşkün Tahtacılar’da özellikle yaşlılar, zorunlu iskandan çok rahatsız olmuştur” diye konuştu.

KAZ DAĞLARI’NDA DEVAM EDİYOR

Geleneklerinde Şaman, Budist ve Mani dinlerinin izlerine rastlandığını vurgulayan Dr. Erden, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Örneğin ‘Eline, beline, diline sahip ol’ sözü, M.Ö. 600’lü yıllara ait Budist metinlerde vardır. Ölü gömme biçimlerinde yeniden diriliş, ölümden sonra yaşam anlayışına rastlarız. Ölüm kelimesini kullanmazlar;‘göçtü, uçtu, hakka yürüdü, sır oldu’ derler. Ölenler elbiseleriyle, yatağı ve yorganıyla gömülür. Mezarlıklara yiyecek ve içki konur. Hıdırellez gibi törenleri mezarlıklarda yaparlar. Yerleşik hayata geçen Tahtacıların büyük bölümünde bu kültür yok oldu. Ancak Kazdağları’nda bugün hala bu kültür devam etmektedir.”

Previous articleBir başarı öyküsü: Kezban Yenge‏
Next articleBakan Yazıcı’dan NACE açıklaması